Saraybosna Gezisi 2012
Kosova’dan direkt olarak Sırbistan’a geçiş olmadığı için Üsküp’te bir gece daha geçirip sabah yola çıkıyoruz. Saraybosna Gezisi için oldukça sabırsızlanıyoruz. Kumanova yönünden Vranje’ye doğru devam ediyoruz. Oldukça hızlı geçen bu etapta sürekli depomuzu dolu tutmak ve oğluma küçük molalar vermek için benzin istasyonlarında duruyoruz. Bizim için Navigasyon 2 rota gösteriyor. 1. Rota Belgrad üzerinden Saraybosna’ya giden o anda bize çok uzun gelen ancak Otobanın devamı olan anayol. 2. Rota ise daha önce maps üzerinden baktığımda gözüken alternatif rota. Mesafe olarak daha kısa ancak virajlı olarak görünüyor. Vranje’den sonraki yol bölümünde yapım çalışması nedeniyle oldukça fazla vakit kaybedince bu yoldan gitmeye karar veriyoruz. Saraybosna gezisi için yol planı yapacaksanız önemli ayrıntı yol çalışmalarını not etmenizdir.
Bir farklı Rota
Saraybosna Mostar Gezisi için sizin rotanız mutlaka Belgrad otobanı üzerinden olsun.
Niş’e geldiğimizde bir kez daha benzin ve ihtiyaç molası için durup oyalanmadan devam ediyoruz yolumuza. Ancak istasyonda Üsküp plaka olduğumuz için bizi epey inceliyorlar. İstasyonda Sırp bir abla bizimle oldukça ilgileniyor ve yiyebileceğimizi tahmin ettiğimiz bir kaç yiyecekle uzun soluklu yolculuğumuzda durabileceğimiz son uygun yer olan istasyonda karnımızı doyuruyoruz. Niş ve sonrasında epey süratimiz artıyor. Öyle ki aracımızın hızı zaman zaman 180 km’yi buluyor. Bazen radar endişesi yaşasam da yanımdan geçen Audi Porsche ve Mercedeslerin tozumuzu alarak gittiklerini görünce pek de hız kesmiyorum. Bizim Almancıların bu yolu oldukça fazla kullandıklarını tahmin ediyorum. Yavaş geçenlerin hepsi sırp plaka. Ne kadar gaza basan araba varsa onlarda Alman ve Avusturya plakalı.
Navigasyon cihazı Saraybosna’ya 6 saatten fazla gösteriyor ve saat neredeyse 19:00. Gece yol yapmak istememe rağmen Vranje yolunda tek şeritte adım adım kuyrukta gitmek bize neredeyse 3-4 saat tahminen kaybettirdi. Otobandan çıkmak için Kragujevac ayrımından Cacak yönüne ayrım görünüyor. Hızlı bölüm burada bitmiş oluyor. Sırbistan kasabalarından Saraybosna yönüne sırayla geçmeye devam ediyoruz.
Cacak kasabasından geçtikten sonra yolda araçlar oldukça azalıyor. Pozega ve Uzice kasabalarından sonra yol ikiye ayrılıyor ve sağ tarafa Saraybosna olarak ok gösteriyor. Tereddüt etmeden yola giriyorum ve hiçbir ışık olmayan karanlık bir yol başlıyor. Navigasyon bu sırada anlamadığım bir uyarı veriyor. “Dikkat kayıtlı olmayan bir yola girdiniz şeklinde bir uyarı veriyor.”. O sırada ben bu yazıyı girdiğiniz yol yol değil olarak anlamak için çok fazla nedenim var. Yolun kenarında iki genç farlarımızla birlikte görünüp kayboluyor.
Mokra Gora Ormanları
Bunlar uzun bir süre göreceğimiz son iki insan oluyorlar aynı zamanda. Saat neredeyse 22′yi geçti ve biz hala Sırbistan sınırları içinde kapkaranlık bir yolda önümüzde ve arkamızda kimse olmadan devam ediyoruz. Karşıdan bir araç geçmesi ve burasının bir yola çıkması için o anda sadece dua ediyordum. Normalde belki bu kadar sıkıntı etmezsiniz ancak saatin geç oluşu yanınızda küçük bir çocuk ve eşinizin olması eşik değerini gerçekten düşürüyor. Bir ara tamamen yanlış bir yolda olduğumu düşünerek geri dönmeye karar verdim. Oldukça yavaşlayıp geri manevra yapmak üzereyken i-pad ile yapmış olduğum harita yol tarifi aklıma geldi. Harita net görünmüyordu ancak GPS teki nokta hala yanıp sönüyordu ve Saraybosna bu yol devamında görünüyordu. Aradan ne kadar geçtiği konusunda pek bir fikrim yok. Ancak bu dağlık orman içi yerde kapkaranlık yolda tek başımıza olmak oldukça can sıkıcıydı. Geçtiğimiz yerin adı ise Mokra Gora adında bir yermiş. Mokra Goradan sonra aşağılarda ışıklar gördüm ve bu sırada eşim kesinlikle yanlış yolda olduğumuz konusunda ısrarcı davranıyordu. Sonuçta tabela da Saraybosna bu yolu göstermişti ve artık geri dönüş pek mümkün değildi.
Sınır Karakolu
Sonunda Vardiste Border tabelası ile sınıra geldiğimizde derin bir oh çektim. Fakat bu sınırda kulübe falan yoktu. Tren İstasyonu bozması binanın yanında iki genç oturuyordu biri kalkıp yanımıza geldi ve 1 Euro vergi istedi. Sonra kesilmiş bi fiş vermek gibi bir zahmete girdi. İşte bu kadardı Sırbistan burada bitmişti. Karşı tarafta polislerin bulunduğu bir yerde iki araç ve bir kamyon vardı. Kamyonu sağa çekip diğer araca yol verdiler. Bu sırada bende devam edip bizimle ilgilenecek polisi görmemişim. Bu kadar karanlık bir yerde kara elbiseli bir polisi görmemişim ne olmuş demeye kalmadan abiler sorun çıkardılar. Araçtan indim ve herhangi bir sorun olmadığını geçmemiz gerektiğini söyledim. Bagaja bakmak istediklerini söylediler ve bir kaç gereksiz soru sordular. Anladığım kadarı ile bu sınırdan öyle turistler pek geçmiyormuş. En azından bu saatte. Neyseki mevzuyu fazla uzatmayıp yolu bize açtılar. Bosna Yolları bizim için başlamıştı artık. Ancak o kadar karanlık yerlerden geçtik ve terk edilmiş çit çakılmış yolar gördük ki sonradan geçtiğimiz bu yerler hakkında epeyce bir araştırma yapmak durumunda kaldım. Aslında bize sorun çıkaranlar da Sırp asıllı Bosna federasyonundan adamlarmış. Bosna Hersek devletinin çevresi tamamen Sırplarla çevrili. Kuşatmanın bittiği falan yok işin gerçeği.
Vişegrad
Sınırdan sonra sürekli gördüğümüz tabela buydu. Restore halinde bulunan Drina Üzerine kurulu Sokullu Mehmet Paşa Köprüsünü görmekte gecenin 1′inde kısmet oldu. Türk bayrağı asılmış köprünün bir ucunda Türk Devletinin köprü tadilatı için attığı adımlar bir bir yazılmıştı. Gecenin bu saatinde bu köprüyü daha fazla inceleme fırsatım olmadı. Köprünün üzerinde bulunan gençlere Saraybosna Gezisi için çıktığımız yol epeyce heyecan verici geçmişti. Saraybosna yolunu sorup yolumuza devam ettik. Ancak Vişegrad hakkında sonradan edindiğim bir kaç notu burada eklemesem içim rahat etmezdi.
Vişegrad 1990′larda başlayan Sırp Soykırım hareketinin en büyük boyutluları burada yapılmıştı. Binlerce insan bu dağlık arazilerde öldürülmüşlerdi. Gizli mezarlarda kaybolup gittiler. Sırp olmadıkları için öldüler, Müslüman oldukları için öldüler, Osmanlıdan ve Türklerden alınmak istenen intikam için öldüler. Yapanlar utanmaktan uzak insanlardı ve çoluk çocuğa, kadına, silahsız kinsiz erkeklere yaptıkları bu işkenceyle onursuz olmayı seçtiler. Bugün Vişegrad’ta Müslüman bulunmuyor, Bosnalı bulunmuyor, Herzingovalı bulunmuyor. Tüm Bosna Herseği çemberine alan uydurma Sırp Federe devletini kuran insanların yerleştirdiği Sırp insanlar var sadece. Çünkü bu soysuzca yapılan savaşın kazanan tarafı olmayı başarmışlar maalesef.
Vişegrad sonrasında yolda yine bir tek biz olmaya devam ettik. Nehrin kenarından ve yüksek rakımda devam eden bu yolda onlarca tünelden geçerek devam ettik yolumuza. Bakımsız tavanlarından sular akan bu tünellerin nasıl bu kadar fazla olduğu çok şaşırttı doğrusu bizi. Sonrasında bir çoğunda yokuş çıkarak Saraybosna’ya kadar pek çok kasaba geçtik. Saraybosna Gezisi için böylece maceralı bir geliş ya
SARAYBOSNA
Saat 03:30 ve otoban sonrasında virajlı yollarda oğlumun uyuması nedeni ile yavaş seyirde geldiğimiz bu yol sonrasında şıkır şıkır ışıkları ile karşıladı bizi Saraybosna. Kendimi vatanıma gelmiş gibi hissettim bir anda. Hemen otel rezervasyonumuzu aramaya çalıştık ancak bir müddet bulamadık ve o sırada önümüzde giden Mercedes Taksiyi selektör yaparak durdurduk. Adam araçtan inip bana sonra arabanın plakasına bakıp bir şeyler söyledi. Sonra ben elimdeki adresi uzatıp buraya gitmesini ve bizim takip edeceğimizi ücretini ödeyeceğimi söyledim. Öyle de yaptık ancak adreste tabela bulamayınca kendi telefonu ile rezervasyonu aradı. Yaşlıca ve çok bilmiş bir adama benziyordu bu taksici ve sonradan lakabının profesör olduğunu öğrendik. Telefonu kapadı ve benim nereli olduğumu sordu Türkiye’den geldiğimi Türk olduğumu söyledim. Adam çok sevindi ve bana İstanbul ile ilgili bir şeyler mıkırdayıp. Arkadaj diye seslendi. Sonra yerimizin geç kalınca başkasına veridiğinden bahsetti bize. Hemen takip edin beni diyerek bizi kentin diğer ucuna götürdü. Saat sabahın 4′ü ve ben artık doyma noktasına gelmiştim. Profesör bir motelin kapısını çaldı ve içerideki arkadaşa sadece Türk Müslüman dedi ve bizimle vedalaşıp ayrıldı. İçeride bizi uzun saçlı kafası karışık bir bey karşılıyor, malum sabahın bir vakti uyandı. Arka rafta Türk bayrağını görüyorum ve çok hoşuma gidiyor. 8 kişilik bir odayı bize tahsis ediyor. İçerisi gayet sıcak güzel. İşte uyku şu anda en ihtiyacım olan şey. Sabah öyle çok uyuyamıyoruz ve 9:30 gibi uyanıyoruz. Pansiyondaki bu adam gram İngilizce ve Türkçe bilmiyor. . Sonra kendisine bin bir zorlukla Boşnak Böreği sorabiliyoruz. Yolun hemen karşısındaki pazarı gösteriyor.
Burası Müslüman kesimin yoğun olduğu bir mahalle. Hostel in tam karşısındaki mezarlığı gördükçe duygularımı zor tutuyorum. Eşime burada yapılanlarla ilgili bazı ayrıntıları anlatmaya başlıyorum bir yandan.

Bu arada pazar yeri çok kalabalık. Fiyatlarda bizim pazarla kapışacak düzeyde. Pita (börek ) için gereken yeri buluyoruz. Pazarda Şahbaz Börekçisi isim yapmış. Burası aynı zamanda Bosna Soykırımı sırasında ağır topçu ateşine ve keskin nişancılara hedef olmuş bölgelerden bir tanesi. Tarih boyunca böyle acımasızca kuşatılmış kaç şehir vardır ki. Saray Bosna’da olanlar hakkında biraz bilgi edinmek için yapılmış az sayıda filmi seyretmek bile yeterli olur. Bunlardan bir tanesi ateş hattının ardında”behind enemy lines” adında bir filmdi. Diğeri ise Angelina Jolie tarafından çekildi. Sırf burada olanların bir sesi adına yaptıkları karşısında, tüm islam devletleri bir araya gelip Angelina Jolie kadar bir katkı yapmamışlardır. Üzgünüm gerçek bu.
Böreklerimizi çaylarımızı bitirip devam ediyoruz Saray Bosna’yı gezmeye.
SARAYBOSNA HAKKINDA
Saraybosna adı bilinene göre Osmanlı döneminden geliyor. Milyaçka nehrinin iki yakasında yer alan ovada bir kent. Ovanın en güzel yerlerinden bir noktaya saray yapıldığı ve Sarajevo isminin buradan geldiği söyleniyor. Osmanlı döneminde kurulduğu söylenen kentte bir dönem sadece müslümanların yaşadığı söyleniyor…
En güzel yürüyüş alanları da genel olarak bu nehirin etrafına sıralanmış. City Hall adındaki bina restorasyon halinde. Belediye sanırım ilk olarak kendi binasını restore ediyor. Nehrin her iki tarafı da ayrı güzel. Savaş sonrasında delik deşik ve yıkık eski mimariler olabildiğince onarılmış. Sokak aralarında dikkatli bakınca eski izleri görmek mümkün. Yürüyenler konuşanlar hep etraflarına şöyle bir bakarak yürüyor. Rahata ermiş bir ortam olduğunu söylemek pek mümkün değil bence. 1984 Olimpiyatlarının yapıldığı kenti o dönemde görmek isterdim. Karlar altında belkide nehir buz tutmuş. Sıcak çorba ve çaylar içilirken olimpiyat karşılaşmalarını izlemek ne güzel olurdu.
Nehrin kenarında bir yandan yürüyor, fotoğraf çekiyor bazen de bir kafede oturup biraz dinleniyoruz. Bir çok dinden insanı bir arada tutan bir şehir Saray Bosna. 1995 yılında Daytona anlaşmasına göre Federasyon olarak devam ediyor Bosna Hersekte yönetim. Toprakların yüzde 51’i Boşnak ve Hırvatların yüzde 49’u ise sırpların olarak belirlenmiş. Hersek’liler oldukça fazla olan kayıplarının yanı sıra Travnik ve Mostar arasında kalan bölgede az olan nüfusları ile tedirgin hayatlarına devam ediyorlar.
1878 yılında Berlin’de alınan karar sonrasında Avusturya Macaristan tarafından işgal ve ilhal edildi Bosna Hersek. O dönemde Anadolu’ya oldukça fazla sayıda göç gerçekleşti. 1. Dünya savaşı sonrasında Sırp-Hırvat-Sloven krallığında 2. Dünya savaşından sonra ise Yugo Slavya’nın egemenliğine girdi. 1991 yılında bağımsızlığını ilan ederken İnsanlık tarihinin en acımasız katliamına tanıklık etti bu topraklar.
GEZİLECEK YERLERİ
Gazi Hüsrev Bey külliyesi, Başçarşı, Ali Paşa Camii,Hünkar Camii, Ulusal Müze, Kent Müzesi, Svrzo Evi, Aliya İzzet Begoviç Müzesi, Tarih Müzesi, Tünel ve 1. Dünya savaşının çıkış noktası olarak bilinen Avusturya Veliahtının bir sırp tarafından suikaste uğradığı Latin Köprüsü.
Saraybosna gezisi tüm güzelliği ile devam ediyordu. Binanın arka tarafından çarşı yönünde devam edince tam bir Osmanlı Camisi olan Başçarşı Camiine denk geliyoruz. Revaklı yapı ve kesme taşlı duvarlarının yanı sıra yeşil paslı bakır kubbeleri ile Bursa camilerinden daha orjinal duruyor. Caminin hemen yukarısında yer alan çeşmenin etrafı buluşma noktası gibi yoğun bir kalabalık. Fotoğraf çekilen bu alanda hemen karşıya açılmış bir kebapçı var. Kebap için burada kısa bir mola veriyoruz. Ancak her noktası ile Bursa’nın ikizi olan bu yerde kebap konusunda bir benzerlik bulamadığımı söylemek zorundayım. Kebapçıdan tekrar başçarşı yönünde geri dönüş yapıyoruz. Kapalı çarşının içerisi bizim Bursa bedestenlerine benzerlik gösteriyor. Burada yabancılık çekmeniz söz konusu değil. Fiyatlar da alabildiğine uçmus durumda.
Gazi Hüsrev medrese ve Camisini gezdikten sonra cadde üzerinde İsusa katedraline denk geliyoruz. Çarşı ve merkez caddeler oldukça kalabalık. Turist akını için güzel bir gün seçmişiz. Etrafta gördüğünüz insanlar size hiç yabancı hissi vermiyor. Sanki Bursa yada İstanbul’da bir çarşı içinde geziyormuş gibi rahat. Cami ve medreseleri de sıkça görünce Türkiye’nin bir parçasında dolaşıyor olmaktan pek de farkı yok gibi.
Seksenlerin Bursa görünümüne sahip Saraybosna sokaklarını keyifle dolaştık. Şimdide Saraybosna’daki en önemli yerlerden biri olan Tünele gidiyoruz. 1992-1995 yılları arasında Sırp devlet başkanı slobodan milosevic ile başlayan Bosna Hersek tarihi soykırımına Bosnalı Sırplar destek vermiş ve yan yana yıllarca birlikte yaşadıkları insanları acımasızca katletmişlerdir. Savaşın detaylarını anlatsak sayfalar dolusu yazı yazılır ancak bu kısımları araştırarak neler olduğu konusunda binlerce makale onlarca film seyredebilirsiniz. Tünel sözde barış gücünün konuşlandığı havaalanı ile Saraybosna arasında yer altında kurulmuş bir köprü gibidir. Bosna’ya gönderilen malzeme silah ve gıda yardımları buradan yapılmıştır.
Saraybosna’dan sonraki durağım elbette Mostar. Mostar Gezisi için tıklayın!
Burayı gezmek gerçekten güzel ancak her adımda bir yeni durumu öğrenmek bilgilenmek bizi gerçekten üzüyor. Aslında olaylar çok eskiye dayanıyor. 1. Murat’ın Savcı Bey komutasındaki askerleri Sırp’ları mağlup etmek için savaştıkları dönemden sonra 1. Murat ve Yıldırım Bayezid döneminde Kosova ve Bosna için de adımlar atılıyor. Ancak ne var ki Türklerin Avrupada ilerleyişi İstanbul nedeniyle sürekli yavaşlık gösteriyor ve Anadolu’da henüz tam birlik sağlanamamıştı. Sırp takviyeli Osmanlı orduları artık Anadolu’da bile savaşlara sokuluyordu. Ancak ne var ki daha o günlerde bu topluluk hoşnutsuz bu birliktelikten kin tohumlarını atmaya başlamışlardı.
Fatih’in Bosna Herzegovina bölgesini alması kente büyük özgürlükler vermesi sonrasında çok sayıda Bosnalı ve Hersekli müslüman olmayı tercih ettiler. Öyle ki 17 ve 18. yüzyıllarda Osmanlı Bosna Hersek sayesinde Avrupadaki güçlü konumunu korumayı başardı. Sonraki dönemlerde Bosna Hersek’in fazlaca müslüman sayısı ve Osmanlıyla bu tatlı beraberlikleri Sırpların düşmanca kinlerine yeni sebepler ekledi. Sırp isyanları Osmanlı’nın elini kolunu bağlarken Osmanlı Devleti bu güçlü üssü kalkan olarak kullanmaya devam etti. Gücünü kaybeden Osmanlı Anadolu’ya doğru geri gitmeye başladığında ise Bu güzel topluluk yalnız kalmaya başladı. Sonunda Avrupa’daki karışıklık tavan yapmıştı ve ittifaklar arasında bir devlet Avusturya-Macaristan imparatorluğu ortak veliahtı bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülünce Avusturya Almanya desteği altında Sırbistan’a savaş açtı. Ancak Ruslar Sırpları slav halkından oldukları için desteklemeye başladılar. Nihai sonuç 1. Dünya savaşı patlak verdi ve sonuçlarının arasında Slavların ve Hırvatların başı çektiği Yugo slavya devleti oluştu.
İkinci dünya savaşında Bosnayı üs olarak kullanan Yugoslavya, Tito rejimi altında savaş sonrasında kurulan ikinci Yugoslavya devletinin içinde yer aldı. Aslında bu Bosna için tarihi bir kaybın başlangıcı sayılırdı. Yıllar içinde Yugoslavya’da Sırplar federe devletin başı olmaya devam etti. Bosna’nın doğusu Sırp yoğun nüfus artmaya devam etti Hırvatlar için de Güzel Bosna Hersekin batısı ve kuzeyi yer alıyordu. 1980’e gelindiğinde Josip Tito öldü 1892’de doğan Tito 1980 yılında ölmesi ve ardından meydana gelen dağılmalar aslında rejimin sadece onun baskısı ile devam ettiğinin bir kanıtıydı. Bosna Hersek bu süreçte Hristiyan Müslüman hepsi Tito ne derse onu yapmak zorunda kalıyordu.
Tito’dan sonra federe devletler bir bir ayrılmaya başladılar. Karadağ, Slovenya, Bosna, Hersek, Hırvatistan, Makedonya ve Kosova her biri Sırp egemenliğinden uzak durmak istiyorlardı. 1980 sonrasında başlayan parçalanma isteği hızla devam etti. 1990 yılında Sovyetler Birliği dağılır dağılmaz tüm Balkan ülkelerinde bie hareketlilik başlamıştı. Ancak bu boşlukta Sırp aşırı milliyetçisi Slobodan Mloseviç Yugoslavya’nın başına geçmişti ve Kosova’daki ilk özerklik hareketini hemen bastırdı. Ardından Slovenya bayrak açtı ve Sırp tanklarını kapılarında buldular. Bosna-Hersek 1992 yılında bağımsızlığını ilan edince çok farklı bir senaryo devreye alındı. Amerika Birleşik devletleri Bosna’yı ilk tanıyan devlet oldu. Ancak Bosnalı Sırplar olarak adlandırılan bir grup Sırbistan Cumhuriyetini kurduklarını açıklayıp Bosna Hersek devletini tanımadıklarını ilan ettiler. Ellerinde yapılması gerekenlerle ilgili hazır senaryoları vardı.
Radovan Karadzic, Mladiç Radko ve Miloseviç bu senaryoyu yazan ve gerçekleştiren kişiler oldular. Aldıkları kararda BM gözetiminde açılmış bu bayrağa soykırımla ağır bir cevap vermek istiyorlardı. Dağlık bölgeyi avcunun içi gibi bilen Radovan Bosnalı Sırpları ayaklandırdı ve göstermelik bağımsız devletini Bosna topraklarında ilan etti. Radovan kendi gibi Bosna topraklarını iyi bilen Mladiç Radko’ya ölüm yağdırması emrini verdi. Planları Bosna topraklarının bugün ve gelecekte Sırp kontrolünde veya Sırp toprağı olması yönündeydi, ve bu plan kimse farkında olmasa da başarılı olarak devam ediyor.
Bir çok farklı noktalarda yapılan soykırımla Doğu Bosna’yı Bosnalılardan tamamen uzaklaştırdılar. Aileleri gözleri önünde öldürülen çocuklar asla normal biri olamadılar. Ormanlara kaçanlar sırp izcileri tarafından veya açlıktan öldüler. Dağlık arazide bulunan kamplarında modern silahlarla kimse dokunmadan güçlenmeye devam ettiler. Tek amaçları Bosna-Hersek’te Müslüman veya olmayan tüm Bosnalıları ortadan kaldırmaktı. Olaylar dünyada geniş yankı bulmakla birlikte hiç bir ülkede ‘sadece’ bir haber olmaktan öteye gidemedi. Hırvatlarda bu parsadan pay almak için kendi bölgelerinde ağır çatışmalar ve tahriplere başlamışlardı. Bosna-Hersek kuşatma altındaydı. Sırp Cumhuriyeti adı altında ilerleme her gün devam ediyordu.
Olaylar çok hızlı gelişiyordu. Miloseviç’ten aldıkları gizli veya açık desteklerle Karadzic Bosna’nın sırplaştırılması hedefi ile yapılan yıldırma, sürgün etme ve yok etme aşamalarına sahip planlarını Nisan 5’te bağımsızlığını ilan eden Bosna Hersek’te aynı ay içinde uygulamaya başladılar. Öncelikle Sırp topraklarına yakın ve Sırp nüfusun fazla olduğu doğu köylerinde başlayan etnik ayrıştırma için Listeleri ve görevli komutanları hemen iş başına koştular.
Yapılan çağrılar Sırp Cumhuriyeti’nin ilanı olmasından hemen sonra köy meydanlarında neden toplandıklarını anlayamayan çoluk çocuk yaşlı genç Boşnaklar ne olduğuna anlam bile veremişlerdi. Yanaşan Kamyon Kasasının önüne dizilip sırayla kafalarına ve göğüslerine kurşun sıkılıyordu. Bratunac sırbistan Bosna-Hersek sınır çizgisinde bir köydü. Bazı Müslüman Boşnaklara bağırıp çağırıp tekmelerle yumruklar vuruluyor ve burada ne arıyorsun şeklinde cevabı olmayan sinirli soru soran sadist ruhlu ve acımasız katilleri niye cevap vermiyorsun diyerek çocuklarının bağrış çağrışları arasında etleri kopartılıp bıçak darbeleri ile linç edilyor küfürler edilerek çocukların annelerine tecavüz ediliyordu. Daha dün birlikte çay içtikleri sırp komşuları gülerek acı çektirilen insanların suratlarına tükürüyorlar seyretmek istemeyenler ise köyün uzak tarafına giderek sevdikleri komşuları için gizli gözyaşı döküyorlardı. Olayları duyup kaçabilen bir yada iki kişı vardı ve kaçanlara karşı geniş bir önlem ile her metrekare askerle doluydu.
O gün 350 Bosnalı Müslüman acılı bir ölümle ahiret hayatına göç ettiler. Olaylar hızla duyuldu ve erken durumu fark edenler göç etmeye başlamışlardı. Nasir Oriç’in kurduğu Müslüman Direniş Örgütü Belgrad ve Pecka yönünden geldiği düşünülen askeri techizat ve askerin karşısında direniş noktasını Srebrenitsa olarak belirlediler ve başlangıçta iyi bir direniş sergilediler. Ancak gelen haberler kötüydü nüfusunun %70’den fazlası müslüman olan Vişegrad’ta ağır bir soykırım yapıldığı ve Drina köprüsü üzerinde müslümanların üzerine toplu ateş açıldığı ve kurtulmak için suya atlayanlardan nefes almak için su üstüne çıktıklarında yaylım ateşi ile onlarında öldürüldükleri haberleri geliyordu. Müslüman halk tedirgindi kimin kapısını çalacaklarını ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Bir çoğu gibi 1984 olimpiyatlarının yapıldığı büyük bir kente sığınmak güvenli olabilirdi. Ancak her şey çok planlıydı ve yolu kullanarak gitmek aynı tehlikeye nedendi. Paralarını altınlarını bu geçiş yolunu kesip araç bularak gitmek isteyenler kendi katillerine para vermekten öteye gidemediler. Yolların tutulduğunu görenler duydukları direniş noktalarına veya sığınma alanları ilan edilen orman içinde kaçış noktalarına doğru yöneldiler.
Sırpların en büyük avantajı Yugoslav dönemine ait silahların onlarda olmasıydı. Az mühimmat ve ateş gücü ile Müslüman Bosnalılar kuzey, doğu ve güneyden gelen bu saldırılara olabildiğince karşılık vermeye çalışıyorlar ancak destek almakta ve geri çekilmeyi yavaşlatmakta başarılı olamıyorlardı. Her yönden gelen ateşin çeşitli direniş noktalarında yavaşladığını görmek mümkündü. Özellikle Belgrad’a yakın Kuzeydoğu bölgesinde Srebrenitsa bölgesinde Nasir Oriç’in kahramanlıkları ve karşı duruşu sırplar arasında bile korkuya neden olmuştu. Ağır silahlı askerlere hafif silahlarla karşılık veren direnişin başındaki bu adam her taaruzunda başarılı oluyor ve düşmana kayıplarla dolu bir gün yaşatıyordu.
Tüm Bosna’nın her yanında bu manzarayı görmek mümkündü. Saraybosna’ya sığınmanın hayalini kuranların orasının çilesinden pek haberler yoktu. Referandumdan %99 ve %64 katılımla bağımsız Bosna-Hersek olmayı isteyen halkın Cumhurbaşkanı Aliya İzzet Begoviç 5 Nisan öncesinde kentin taraflara bölündüğünü görmüş ve barış çağrıları yapmıştı. Silahlanan sırplar her yerde olduğu gibi Saraybosna’da da karışıklık için hazırdı. 5 Nisan’da açıklanan bağımsızlık ilanı sonrasında barış gösterileri için yürüyen gruba ateş açıldı. Suada Dilberoviç hayatını kaybetti. Sonraki günler Bosna’nın her yerinde aynı manzara vardı. Aliya İzzet Begoviç 20 haziran’da meclisi feshetti ve başkomutan sıfatı ile Bosna ordusunun başına geçti.
Bosna Hersek toplumunu genel olarak naif bir topluluk ve başlarında bir sıkıntı olmadığında birlik beraberlik için çok fazla iç içe geçmiş bir topluluk olmadığını düşünüyorum. Kendi kabuğunda, kendi hayatlarını yaşayan bir toplum olmaya meyilli hale gelmişler. Yapılan bir röportajda Bosnalı bir vatandaşa sırplar içinizde çoğalıp silahlanırken siz ne yapıyordunuz farkında olmadınız mı sorunusuna ‘biz evde oturmuş televizyon programı izliyorduk’ diyerek öz eleştirisini kendisi yapıyordu.
Bilge Kral ise bu toplulukta baskı kavramının karşısında bir adam ve kültürel ve dini özgürlüklere sahip olunması konusunda oldukça kararlı. Birikimi ve deneyimi ile geldiği noktada Tito’nun kaybından sonraki boşluğu değerlendirme çabasında. Ancak her insanın olduğu gibi onun da öngöremediği bazı yönleri var. 20 Haziran öncesinde bağımsızlık için attığı adım çok çabuk karşılık gördü. Bu Yugoslavya iç istihbaratının bir sonucuydu. Çok fazla içeriden bilgi kaynağına sahiptiler ve açılacak bir bayrak için hazırlık yapmışlardı Sırplar. Bilge Kral ise çeşitli yazışmalarla Yugoslavya ile çeşitli diyaloglarla çözüm ve dış ülkelerden de özgürlük için alacağı destek için mücadele vermekteydi. Ancak burada atladıkları en büyük hata ilk ve son hata olmuştu. Sadece diplomatik ve siyasi bir hazırlık vardı karşılık verecek veya soykırıma duvar olacak milli bir orduları yoktu. Kendisi bir asker olarak yetişmediği için ve karşı istihbarata sahip olmadığı için bu konuda yeterli bakış açısına sahip değillerdi belkide. Çoktan sınırların içine girmiş askeri güçten haberleri yeterince yoktu. Öncelikle kurulacak bir mücadele ordusu için yeterli silah ve eğitime sahip değildiler. Ancak kayıplarla dolu dünyanın verilmiş en büyük mücaelesinde Termofil kahramanlarından öte adamlardı.
SOYKIRIM
20 Haziran sonrasında artık olan olmuştu ve bilinen toplam 350 bin insanın 4 yıl boyunca hunharca öldürüleceği bir katliam başlamıştı. Bosna Hersek kan gölüne dönmüştü ve İslam ülkeleri başta olmak üzere dünya bu zulmü bir film gibi izlediler. Destek verenlerse hiç bir zaman devlet olarak müdahale etmediler gayri resmi bir şeyler yapıldı elbette. Ancak 4 yılda Bosna Hersek eridi gitti. Aliya İzzet Begoviç Kanlı Saray Bosna kuşatması altında silaha ekmeğe ve iletişime ulaşmak için yaptığı en iyi hareket ise tünel emrini vererek yapmıştı. İşte mücadele o günden sonra Saray Bosna’ya biraz olsun can verdi. Aliya İzzet Begoviç ve Şerif Petkoviç bu katliamın karşısında örülecek duvar için baş usta olmaya gönül verdiler. Savaşı kazanamadılar, binlerce yıldızları her gün kayıp gitti semada, ancak kaybettikleri savaşın tarafında kahraman çıkaran sadece onlar oldular. Çünkü onlar gerçekte savaşmadılar, ayakta durabilmek için her gün sayıları azaldıkça birbirlerine sarıldılar. Bugün düzmece bu federasyonda Bosna Hersek toplumu uydurma Sırp Cumhuriyeti topraklarını geçmeden asla bir başka ülkeye gidemiyorlar.
Özetle tamamlamak gerekirse sırpların bu katliamı karşısında her türlü imkansızlıkları ile mücadele vermiş, katledilmiş, hırpalanmış, yağmalanmış, tecavüz edilmiş, alay edilmiş, her bir Bosna Hersek’liyi ve Türkiye’den mücadele için gitmiş tüm insanları da buradan saygı ile anıyorum. Adı sözde komşu olan ve insan kelimesi ile bağdaşığı olmayan, zayıf anı bekleyen veya zayıflaştırıp ezmeye çalışan bu anlayışı da (okuyucuya saygım nedeniyle) gerekli şekilde anıyorum.